Emm ile İstanbul

“gökten bir parça “sen” düştü, hiç sana benzemiyordu.”
Belki “Yoğunluğundu...”

Bu ölüm çabası,
bu aşk
ve bu yürek sancısı...

Bakmaya kıyamadığım her yüz.

Tanrısızlıktan gebermiş bu umut

ve bu asi şiir.
 
Annem yaşamadığında, bu hayat denen
Uçurum olunca bakışların, bu ışık.
 
Ve bu sana benzeyen...

İlk dua
İlk yenilgi
İlk solukta gelen ilk çığlık
Bunlar...
 
“Ama son bulmaz güzelliğin biliyorum.”

Bir de kahverengi yalanlar,
belki gri.
Cennete ait kompozisyonlar,
Cehhennem,
bunlar da.

Şaka gibi.

Ah!
Seni gözetleyeceğim bugün
dikkat etmeyeceksin kendine.

Kovulan masumiyet değildi
kadındı aslında.

Ve ademler.

Bu yalnızlık
bu dem
bu günah
kalbin orta yerinde bu kıyamet
bu düşüş
itiraf olunmaz bu sevi…

bu anlamadığı(m)n
bu sensin.

Bendeki sen.  

Seni izleyeceğim.

Sonrası yağmurdur
buluta tutsak
yoldur
toz toprak.

Sonrası dilektir
öncesi gibi.
Bu da devam edecek
tenine dek.

Sen üzülme
düşüncelerin gülsün.

Oniki havari
Petrus’un üç inkarı
ve Yahuda
bırak yanılsın ademoğlu.
üçüncü gündedir diriliş

Bu ezbere destan
bu siyah notalar
göçmen duygular

Hatırda kalan bir pişmanlıktı.

Bu Herkail
bu madde ilmi
sürgün melek.

Bir karar; aniden.

Ama son bulmaz güzelliğin biliyorum.
Peki ya  adın?
Adın yok,

Hem de...
Neyse boşver.


Bu ihlâl
Tenine kadar.

Aç kollarını, kaldır gök yüzüne doğru
yum gözlerini
kucak dolusu ışığın olsun.

Aç avuçlarını, uzat bana doğru
yum gözlerini
avuç dolusu okyanusların olsun.

Birini tenine sür
birini hislerine.

Sonra aç gözlerini,
yetmiş olsun yaşadıkların

Zeusun toprağı öptüğü yersin sen.


Bir meleği kovarsın omuzlarından
bir günahın olur, yazılır.
seni sevmediğimi dünürsün
aynı günah yine yazılır.
Bunu unutacaksın.

Bu kul
bu kıskanç peri
bu üç sır
suya yazılan

Kaleme bulaşma diyen bu öğüt
çıplak ayak
kaneviçeli mendil
ve bu inleyen ses

İstanbul,
son bizans...

Herşey güzel olacak.

Zayıf ideolojiler
sen bilirsin bunu
Aşk,
sonra akbaba şiiri

Az kalmıştı mutluluğa
birazcık merhametti.
Senindi.

Satır aralarında ancak;
bir küçük anlam.
Mahrem değil
orman olmuş bir hayal
buda senin.

Ve herşeyin formülü...

Suçlu baktığımda yüzüne
bundan bıktığında
üşürsün affedersen
affetmezsen üşütürsün
birini seçersin.

Sonrası yoldur
toz toprak.

Mühür gözlü şehir
beton hayatlar
İstanbul

Bu hafakan
acı miras.
Bu deli kitap
deli tarih
deli terbiye
bu alıştığın
kimin ?

Bebeğim
gönlüne benden selam söyle

huzur diyorsun;
tercih etmediğin  seçeneklerdedir
bir bilene sor.

Bazı deniz
bazı gökyüzü ektim alnına
Güneş oldun
çöl gördüm
unuttum öleceğimi yokluğunda

Everything will be fine...

Sana sayılardan ibaret bir hikaye gönderiyorum
Aşkın matematiğini yaptığım
Bu yıldız kaymaları
anneler hikayesini anlattırlar,
sevdalarını yerleştirdiğin yerde
yaşattığın yerde korkularını
hatırladın mı?

Bir av partisi
oynamak istemediğin bu rol
bu sahne

Gecenin siyahlığına laf edersin
seni sevmez olur nihayet
gün ortasından kovulmuş izbe adam

Ürktüğün ne ki?

Hamza ve Vâşi kol kola girerler cennete!
O Onlardan razı, Onlar Ondan razı bir halde

Bu açık fal
bu hasbihal
bu çürük zaferler
ayalarında bir nakarat

Ömrüm...

İnadına
sebebin olmasa bile
komik dursada
tuhaf olsada
aynaya baktığın ayıp bir anında
kendi kendine gül.

Ve hayata
bir çocuk doğur
yeniden başla.

Tahtadan mutlulukların olsun.


Kaçışlarını sev
peşinden gelmeyenler olsun
dönüşlerin ilk gelişindir.

Bana öpücük ver

Bu parça parça
bu çığlık çığlık
bu düş...
Uyanmalısın.
Merdiven ve kumaş parçası

Kuyunun dibinede bakmıştın sen
eğip başını aşağı.

Doğrularımı kaybettim
nedenlerimi de
bir bardak suda saklıyordum umutlarımı
sorma.
İtiraflarım kaldı elimde
getirdim

kutsal kitap derki “tanrıyı asla sınama”
çarmıhta İsa, inanma
iki hırsız arasında, aldanma
gariptir insan.

Bir tanede şiir var
garip bir duruşunun olduğu
annemin saçlarına yıldız ördüğü
Sende öyle yaptın
verdin
yine verdin
annene verecek birşeyin kalmadı kendinden.

Pekâlâ bir yaşam...

Ve savaşlar.
Tanrıların dolup taştığı meydanlarda
ne yeşil ne mavi
kırmızıdır
hadi isim koyma zahmetine gir
seninde nefretin olsun buna
insan olduğunu hatırlayınca

kimileri rakamları suçlu bulur
kimileri harfleri suçlu bulur
sen insanları suçlu bulursun
benim umurumda değil dünya

Bu anne
bu yumuşak
bu dost yüzü
bu kardeş
geç,
yuvaya döneceksin.

Sonrası adım adım...

Altı gündü
çamurdu
dördüncü emirdi
Azrailindi
ilk yazılışındı daha.

Yasak meyve.

Suç denen şey nedir ya...?

Hepimiz Muhammediyiz
Az veya çok
(burada titreme vardır bedende)

Doğruların şımartmasın seni
Yanlışlarındaki mesajı al.

İnsanların yüzlerine bak
Yine bak
Yaşam ne tuhaf duruyor orada gör
Sonra dön
Maviye bak
Sonra yeşile
Aslında burada değiller

Ve kanatlı
Ve yapraklı
Ne varsa
Onlarada nazar et
Aslında anladığın gibi değiller

Yaşam gariptir bebeğim

Şöyle demişti : beni sevmedin
Şöyle cevap almıştı : seni sevmeye kıyamadım
Ketra

Ve ölmeyi arzulamak
bunu anlayabilir misin?
Tövbe
Ve tövbe
Artı; gülümse.

Suya ayaklarını salan kadın
ve suyun hükümdarı İfrit
Akik mi
Turkuaz mı
Safir belki
Belki Yakut
Bir halhal
Yitirilen namus
Kayıp değildi

Adın neydi?
Bebeğim

Bebeklerin büyüme oyunudur bu
ağlamaya hazır bir yüz
kırılmaya hazır bir kalp.

Ben sana unutulmayı öğretmedim
Bir kelimelik roman
bir notalık senfoni
ama senin bahçelerinde değil
kağıttan bir rüzgar eser.

Bir besmele
Ve “Dönüş onadır”
Besmelesiz değildi ki adın
Besmelesiz değildi ki ilk sesin
Melektin sen
Büyüdükçe insan oldun

Demli çay
bir paket bafra
ve süt
balıklar henüz canlı

Şimdiki sen için, on yıl sonra ne diyeceksin?

23  Nisan
ikinci doğum günün
ölümün ne zahmetliymiş

Meyve suyu
yetim çocuk
Mecnun ile Leyla’nın piyesi
birazcık unutmuştuk

Bazı anlar vardır, bazılarına güvenmek zorunda olduğun.
Geçme öyle anlardan.

Bazı anlar vardır, bazıları yemin etmeni isterler.
Geçme öyle anlardan.

Bu devran
bu aheste aheste
söyle nasıl baktığını ona
dinliyormuş gibi yapmak benim borcum

Düşüncelerinden öpmeyeceğim artık demiştim
bedeninde düşünce kiri var

Bu beyaz
gülbeyaz
arsız bir kadın
ve hırsız

Yeşil bir korkudur ihanet

Olimposu bilirsin
Tanrılar şehri
ve o bakire kadın
gitti bir insana aşık olduda
ne oldu...
Bilirsin.

Seninde,
bir bahar başlar gidişinle
dönme bana
lütfen dönme

Bu ıssız gülüş
bu kimden kaldı ya..?

Maskeli balo.
Bir gün
Yılan Deresinin orada
terliğin çıkmıştı ya ayağından
geçerken sudan
o günde beyazdı ellerin
ve saçların buğdaydı

Bu konak
yıldızlar arasında
bu seyir
bu his
bu refleks
geç

“...gittin! Ne şehir yıkıldı üzerime, ne  ben şehri yaktım...intikam yeminlerim ne yalandanmış meğer...seni sevmemişliğimi seyrettim durdum ...söz gibi hislerde yalan olabiliyormuş, farkettim. Ya o –saçmalama- deyişin...ya o buz gibi bakış; gözlerinde yeşil bir korkunun kiri vardı...bittin! ”

ve “Ketbem”
“çizgili defter”

“gömleklerini  kokluyorum sen yokken...” deyip, esmer adama bağlılığını göstermek isteyen satılık kadın; aşkı incittiğini nereden bilsin..?

Bu hazan
bu harabe anılar
bu mazi
bu dökük isimler
bir türlü yaşa(n)mayı becerememiş bu hayal

Sonrası yol
adın da yok


yetişkin bir kız
çoraplarına saklamıştı Beyazatlı Prensini de,
tırnaklarını kesmeyi unutmuştu, ne çare

Rüzgarın çatık kaşları
suyun gülen siması
ateşin izleri
ve etin kepazeliği
sonra anne olur toprak

Kanadın yok ki uçasın bebeğim
karınca evleri
yorgun ebabil
yüzünü yüzüme yasla

Güneşin ilk ışıklarıydı
kısa etek
beyaz dizler
peştemal ve örtünen cücelik
bir adam sevdiği kıza bakıyordu
nefretin ve ızdırabın sebepsiz vukusu ile

 “-zamanla oynama- dediğinde ataların sana , sen ne anlamıştın? Başlığı vardı o hikayenin...tuarek...-babama beziyor- demiştin. Baban, atan, tuarek...bir filmde susuzluğunu kan içerek gideriyordu. Anenin babandan yediği ilk tokadı hatırla. İlk fıryaşışı gözbebeklerinin. Babanın topuklarına ilk sarılıp ısırmaya kalkışın. Babanı sevmek hep içinden gelerek yaptığın bir şey...ve annenin duası ”

Bu vakitsiz
bu habis
bu cin yavrusu
bu keçi sakallı
yazmak istemediğin bir şiirden
okuduğun bir şiirden beslenir.
Baykuş ekmeğini gagalarken
gümüş bir çingene şarkısı çalar.
Komşu kızına değdiğin o an
ayakabına ilişmişti
yıllarca taşıdın
küstün kutsallarına

Devam edeceğim
adını koymadım

Şunuda bil meleğim: yaşam bir alışkanlıktır; bunu benim için düşün

Çöl ülkesi,
-tüm insanları ayyaş- dedi, büyük oğul...baba -sende onlar gibisin- dedi
-tüm insanları güzel- dedi, küçük oğul...baba -sende onlar gibisin- dedi

Ekmek
su
güven
özgürlük

güç
sen nerdesin gülüm?
doğmadım henüz ben

Gülmek için değildi yazılanlar. Pekâlâ ağlamak içindi. Peygamberler nasıl yazdılarsa öyle yazılmıştı. Akıl kârı değil bir çeşit yoğun hâl idi. İnsanca bir iki küfürle vurulmuştu yürek. Kurşun gibiydi. Yılın ilk gününün ilk saniyeleriydi, günahtı bağırmak...ama çığlık atmak değildi...zavallıydık ikimiz. aMa ben daha zavallıydım.

“tigen”im
sen başkasın

Nesin biliyormusun...
bunu asla soyleyemem...
bana acırsın

Boğa
Kartal
Arslan
İnsan
dört çeşit yüz
dört çeşit dua
boşver aklın alamasın bunu
inanman yetermiş çiçeğim
ait olduğun bir yüz var

Azrailin yorgun olduğu gün
23 nisandı

Dağlar yol vermediğinde
uçuruma yeltendiğin gün

Melekler
ah o gördüğün beyaz karanlık
meleklerin giysileriydi
işsiz güçsüz meleklerin


En çok işlediği konu buydu yazılarında; aşk. En çok anlamadığı konu yani. Herkesin de anlamaktan aciz kaldığı. Ama herkesin aynı zamanda sahiplendiği konu. Şöyle demişti en büyük kahramanı: erkek varını yoğunu koyar aşkta, tüm kartlarını açıp öyle oynar bu oyunu. Kadınınsa her zaman gizlediği bir kartı olur. Bu kadının suçu değil ama kadın bu hileyi yapmayada bilir. Kadın zayıftır. İncitilebileceğini bilir. Güven arar. Erkek güçlüdür. Daha az tedbir arar. Kadın için her erkek bir seçenektir; bu, aşık olduğu erkekle birlikte olduğunda bile böyledir. Ama tüm seçenekleri deneyemeyeceğini bilir.Erkek daha umarsızdır ve tüm kadınların aynı olduğunu bilir. Yinede kadının yapamadığını yapar. Tüm bunları anlamak zordur. Ama aşk bunları değiştirmeye asla niyetli olmadı. Çünkü aşk insanın onu anlayıp uygulamaya geçirdiği şekilde bir isim olmadı. Belkide insan aşkı anlamaktan korkuyordur...

Devam edecek
tenine dek.

Buda senin şiirin

Dilek ağacına astığın dilekler
unutuldular birer birer
hep aynı dilekti seninki
yinede fayda etmedi

karanfil kokusu.

Acaba ablanında bir hikayesi  varmıdır
benim ablam “kardan adam” ın  birine aşıktı
boynuna ip asıldığında
ve hatta zerre zerre olduğunda onu sevmeye devam ediyordu
belki diyordu –sonraki kış-

Haylaz sohbetler
rütbesiz oğlanlar
ve göbeği açıkta olgun kadınlar
asla unutmuyordu bunları şair
benim tarzım –yasak- diyordu

-insan, yasakları çiğnemekten o kadar hoşlanırki, bundan aldığı zevk veya acı, çok kereler onun şiir yazmasına sebep olur-

Sonra şiir yazıyordu...

Bu fısıltı
bu itiraf
tanrı insanla sevişmez

-güzelliğin...-  dedim,  -son bulmaz- biliyorum

Hiç hazır değildin sevilmeye
sevmekse en atak olduğun şeydi

Lütfen
hazır ol
seni sevdiğimi söyleyebilirim

Ve ayrılık vardır
yaşanacak
ve yazılacak özlem.

Biraz duraksayarak sevmiştin beni
Olsun.


İncir hırsızı ve kahraman traktör...

Bir adam vardı, ona ne iş yaptığı her sorulduğunda “Tünsü’yü severim” diyordu. Kim sorduysa bu cevabı aldı ve herkes onun bir deli olduğunu düşünüyordu. Altında ne arabası vardı çünkü ne de pahalı giysiler giyerdi. Lama Lobsang Rampa’yı okuduktan sonraki bir zamanda, astral bir seyahatte onunla karsilastim. -Bana Tünsüyü anlatır mısın? Dedim. Anlatmaya başladı: bir kız sevdim...Tünsü...benden haberi bile yoktu... onu  uzaktan ve karsiliksiz sevmeye öyle alıştımki evlenip gittiğinde üzülmemiştim bile...benimle zaten evlenmek istemezdi...bana göre bir numara yüksekti...ve ben onu sevmeye devam ettim...büyüttüm içimde aşkını...bir gün evliliğini bitirdiğinde bu aşk başka güçlerinde ilgilendiğini düşünmeye başlamıştım...kaderin onu bana zorladığını düşünmüştüm yani...karşısına çıktım ve onu sevdiğimi söyledim...perişan bir haldeydi...yüzüme baktı –hala ordamısın sen? Dedi...sonra hızlı adımlarla ve bir daha asla görünmeyecek şekilde uzaklaştı...yüreğimi avuçlarımda tutuyordum...düştü o anda. O da onun peşine takıldı...vedalaşmadık bile yüreğimle...“hala orda mısın” diye sorduğunda ne demek istediğini anlamamıştım...hala da anlamış değilim...ama o gün bu gün onun için şiirler yazarım ve yazdığım şiirleri satarım...insanlar beğendikleri için bana para verirler...ben o parayla hem ekmeğimi, suyumu hemde yeni şiirleri yazacak kalemler ve kağıtları alırım...Tünsü’yü sevmek benim işim ve yaşam yolumdur. Kader beni ona zorluyor belki...
 -Ya yüreğin...? dedim
 -Olmak istediği yerde...dedi.

Yüreğinin adın yok
adın da yok

Bebeğim gönlüne benden selam söyle!


Bir gün şimdikinden farklı bir şekilde seveceksin

Senin belalında vardı
yeşil gözlerine vurulan
saçlarına astığın rüzgar gibiydi
taradıkça daha da şımaran
benimse seni türkçe sevmelerimden başka bir meziyetim yok
ne güneşin doğuşundan
ne rüzgardan
ne yağmurdan
ne de yeşilden etkileniyorum
Odun gibiyim
Kalas gibiyim
Bildiğin gibiyim yani

Bir şiir vardı
İstanbul adı

Kenara itmilmiş vadedilen topraklar
Dicle, Fırat, Anadolu
Yan çizilmiş bir öykü
Beniisrail’in doğumu

Savaşçı tanrılar
İntikamcı
Zengin
fedakar
Asil ve merhametli

Senin Tanrınsa, bir şairdi

Ve peygamberlerin
Hepsi senindi

Ve koyunlar
Ve zemzemler
Ve o zenci koldan fırlayan mızrak

“adsızım”
Sen başkasın
Sana sarıldığım anda kal

Safiye ve Ali’in aşkı...
Nergis kokusu.

Herşeyin bir bedeli var
doğmanın bedeli, yaşamak
yaşamın bedeli ise ölmek
ve aşk ölmenin bedelidir
bunu anlayabilr misin?

Bir kadının zevkten kasıkları titrer.

Bir çiftçi tohumunu atar toprağın bağrına

Bir deve, dişi doğurur...

Duası vardı da eşkiyanın
“amen” diyecek bilgiden yoksundu

Süleyman vardı birde
hani şu bilgin
kuşların hükümdarı
ve inlerin
Ve cinlerin.

Hani Belkıs eteğini çekmişti dizlerine kadar
sarayın mermerini su zannetmiştide
sen henüz üflenmemiştin.

Adın yoktu.

Bu intihar
bu uçma isteği
bu hatrı sayılır öfke
bu kan kırmızısı
sus dedim!

Bu tapılasıca Firavun
bu Musa.
Sus!

Bu çiğnenmiş karakter
bu hınzır
bu pandora
bu kahrolası “sus”!

Sustum.
Duvar gibiyim.
Çiz üzerime nefretini
hoşgörün nem gibidir.

Sonrası yoldur.

Ve elimde itiraflarım var.

İçinden sövmek gelir rahibin
yamalı aba
kamış kemer.

Şiirin adı, İstanbul
Sen susmuş olduğunda.

Bir oltada yedi balık
Kara mustafa
ve mustafa
sevgili açlık
ve fedekarlık
insan ne garip değil mi...

Şiirin adı , İstanbul.

Geceyi bir yusuf gezer, çapkın ve yalnız
küsmüştür aydınlığa, hey haat!
ve murat : sokağa dökülen aşkın tanımı
ve canan ablası; okunası bir cümle
seyyare ablası, kış masalı, İstanbul gibi.

Şiirin adı İstanbul

Emm ama, lükstür İstanbul’a
bahtsız gülüş
abartısız derinlik.

Emm,
bilgi şıklığında.
Dehalar eritmiş çayında.
Hayatın kendisi kadar ciddi
Hayatın asil yanı.
Emm, sana hayranım.

Ah istanbul
yırtık şehir
orta yerinden intihar eder.

Bir şehir bilir misin, neden intihar eder,
ve bir insan neden yaşamak ister bilirmisin?

Yalnız kalmış hikayelerin şehri
yalnız kalmak istersen sende gel İstanbul’a.

Bir tramvay alıp götürür seni
ayak üstü.

Büyük Osmanlı
Aldulhamitten kalma tiner kokusu
sahil çingeneleri.

Mağrur kız kulesi
olgun rumeli
çekici Dolma Bahçe
püskül kapalı çarşı

Bir küfürdür istanbul
ince zarif bir erkeğin dilinde
belki bir kızın.

Şiirin adı İstanbul

Bitmez tükenmez aşklar
para gibi sıradan
üçüncü sevişmede biterler hep

Kap kaççı bir velet büyüyünce polis olmak ister.

Devam edecek
bitmeyen güzelliğine dek

Hazırsan seni seveceğim.

Hadi öp yüreğimi.

Yaşamak istediğin beyazı bulamazsın bir gün
bulamazsın.

Yüzünde yok
dönüp bakasın ardına.
Pişmanlığını haykıracak sesinde
yok işte.

Unut beyazı sevgilim
unuttuğun gibi (...)’ı

Bu itik
bu ezik
bu zombi
bu ayna.

Ayna dedim...

Bana şunu söyle:
aynadaki sendin değim mi?
Anyadaki o yüz senin di değil mi?
Bakmayı sevmediğin...
işte onunla git.
O simetriyi unutmayasın!
Biliyordum ayıbını
Bildiğimi bilde git.

Sokaklarda ayak izin var.

Lut peygamber
iki melek
iki kız
ve o eş, sendin
ruhlar çift yaratılırmış.

Birde nidası vardı isimsizin,
“Bulutlarıma basıyorsun ey Rab, o kadar yüksekte gitme; yüzüme bas, alnıma bas, yüreğime bas...Musan’ın göremediği dağ olayım”

Daha aşk diyorsun?
Aşk ne?

Avucunda kan var kızın
serseri evler var, oturduğu
soğuk kuytularda erkek arkadaşıyla buluşurdu
Amanoslar yaratırdı her sabah
her gece yürürdü onları.

Avucunda ateş tarlaları var kızın
tadımlık dudakları var, ıslak tuttuğu
lacivertti saçları
yırtık jean giyerdi
eğildiğinde ayıp yerleri görünürdü
aldırmadığı

Aşk ne?

Zeytin ağacında kuş yuvası
ve kurtlar
kurt yavrusu olmak nasıl bir duygu acaba?
İnsan yavrusu olmak gibi bir şey midir?
Ne dersin?

Öylesine sevdinmi hiç?
öylesine yürüdünmü kaldırımları?
öylesine para harcadınmı?
öylesine seyrettin mi insanları oturup bir bankın üzerine?
öylesine yalnız kaldınmı?
Yoksa hep sebebini biliyormuydun bu hayatın?

Bu azap;
bir ağabey, erkek kardeşinin ağladığını görünce ne hisseder ise...
bu his
bu katran rengi
bu ısıtmayan şefkat
ve dövüldüğünde bir baba, oğlu tarafından
bu elem

Yırtılmayan bir düşüncen varmı hala?
İlim ilim olmamış bir bir parçan varmı?
Bana sorma
bana nasihat etme
tahammül etmeyeceğim işte.

Tahminin tutar
en berbat zaferler adına yazılır
minnacık iblisler alkışlar seni

Ruhlar yağar
İsrafilin borazanından.

Lastik ayakabı ve yanakta iki ben
Gülümseme gibi bir yüz.

Aynı dişi
aynı edepsiz oturuş
aynı frikik
değişik iç çamaşırı
ve aynı erkek bitişleri

Haa, bu arada; dün 23 Nisandı
Mutlu olsun(du)

Bu gün 26 Nisan
iyiki doğdun

Devam edeceğim
Bıkana dek
Us.

Bu kamıştan küpeler
bu kamıştan güzellik
bu şarkı;
 “ayağında kundura”

Hıyar tarlasında emmi
sigara içer
at üstünde fakir çocuk
sigara içer.

Sevdiğim o dut ağacı bir gün gelir kesilir
sevmeyi unuttuğum her şeyler hala duruyor...

Ömer hayam vardı bilgilerinin arasında
gidip gelen
seccade satardı,
şarap alırdı
hoş görebildin mi?

Hallaç vardı, Eyyübilerde
idam edildiydi
hoş görebildin mi?

Birde Arabi vardı, İsa’dan önce ve sonra
üç tevekküldü onunkisi
hani ölüyü diriltmişti.
söyle hoş görebildin mi?
Anlayabildin mi?

Bu söylediklerim
ya da söylemediklerim
neyse
boşver.

Rafet el roman şarkı söyler
biz ayrılırız seninle

Eteğini çekiştirmediğin o annen var ya hani,
işte o benim “ah” ımı elinde tutuyor

Yine dönüp dönüp yazıyorum bunları
ve seni
belki yine döneceğim
pardon
biz seninle ayrılmış olmalıydık.

Ne toprak aldırır ölüye
ne ölü toprağın farkındadır

Ne dağ buluta aşıktır
ne bulut tutsak dağa

Ne yol bitmek içindir
ne ayak durmak içindir

ne sen varsın merkezimde
ne...

herşey alıştığı devinimdedir.

Yaşlı teyze ve kapı deliği.

Bu son gemi
bu son rıhtım
bu son demir atma şekli
bu son yolcu
mendil değil, bedenler sallanır.

Aşkın tanrısı varmı sence
ve kulları
ve ölüm varmıdır onlar için?

Ölüm dedim, iyi anla.
Uçarcasına...

Uçmak için, kanada gerek yok bilmez misin?
çık en büyük acının üzerine
en büyük hayalini haykır
ve
at aşağı kendini.

Göreceksin,
nasıl boşluklar dolacak
göreceksin,
nasıl süzüldüğünü.

Gökyüzü böyleymiş işte
yer yüzü böylemiş.

Sırtından yediğin tüm hançerleri temizleyecek rüzgar
sileceksin tüm yalan sevdaları yüreğinden.
En özgür mutluluğu
en dönülmez tadı
en son yalnızlığı
yaşayacaksın.

Ardında hatırsız kalacak tüm vefasızlar
en büyük hatırı saymıştın  onlara
oysa sana “ölmek için yaşamak gerekmediğini öğrettiler”

Yeniden doğduğunda farketmeyecekler
beyaz soluklar alacaksın
adın yine yok.

Cır cır böceği ile karınca sohbetleri
ekmek ve soğan yiyordu türkücü çocuk
köpüklerde gökkuşağının altından geçiyordu.

Peki,
Thomas Cook’un adasına giden kargalarında olsun.
O kuş adasıydı ya hani?
Açıklayabil(eme)diklerin arasında.
Peki peki,
Biten mecal olmasın
Yitirilen amaç olmasın
O ıslak düşüşlerin sebebi.

Mesela bu sana kalsın
Senden başka kimse bilemesin

Ayak parmaklarını
ve topuklarını
ve dizlerini
ve dirseklerini
....

“Serapmıydı acep?” diye nice sormalara
günün olsun.

Gülün olsun.
Solsun.

Oğlum
kızım
yarınım
neslim,
yaşam hakkında nasihatimdir:
zor bir oyundur
dayanın
yılmayın
ciddiye de almayın

yalan hakkında nasihatimdir:
yalan bilmesin dilleriniz
yalana cesaret etmeyiniz
yalan gücünüzü zayıflatır

dost hakkında nasihatimdir:
ben bilmedim
siz bileceksiniz

aşk hakkında nasihatimdir:
aşk bir “an”dır
bir sürü “an” dır
birleştirmeye kalkmayın
imkansızdır ve gereksiz bir acıdır

para hakkında nasihatimdir:
sevmeyi unuttuğunuz yegane şey olsun
hatırladığınızda ise sevecek paranız birikmiş olmasın
 
ölüm hakkında nasihatimdir:
ölümden korkmayın
ölüm, özünüze dönüşünüzdür

adın...
adın.

Bu ihtilal
bu kibrit
bu baş parmak ve işaret parmağı
bu suçlu hissediş
baştan beraatini yitirmiş
üzülme
illede sensin...
illede sen
...

“Gidecektir
yağmura sataşıp
küfürlerini yıkayacaktır
babasına sormayı unuttuğu
belki utandığı soruları
yağmura bulayacaktır
sonra artık ıslanacaktır

Gidecektir
en büyük acısının üzerine çıkmak için
uçmak için

Aşklarının üzerine sıkacaktır yumruğunu
yenilgilerini göğsünde özgürleştirip
yağmur taneleriyle toprağa ekecektir tutsak zaferlerini

Gidecektir
aldırış istemeden annesinden.
Selamsız
Vedasız gidecektir

yerçekimine sadakatini
son kez yinelemek için

su gibi hissedecektir

hemde
intikamlarını almadan
gidecektir

hırpalanmış bir şarkıyı mırıldanarak
kalelerini terkeden kralların şarkısı

Gidecektir
son vazgeçişine doğru”

Bu şiirinde kimin gideceğinden bahsediyordu ablan
bumuydu yoksa onun hikayesi

Cesur adam bir gün dostlarına şöyle seslenir: sizler artık benim yakınımdaki dostlarım oldunuz. Ne mutlu ki size, kimse benden önce ölemez...

Yalan
yaşamak kadar güzel olan şeylerde var...
mesela bu masum kız
uzun boylu ve mutsuz
şaka

Çıldırtırım yeri gelir
yeri gelir, anlamazsın

En arabesk şiirleri okursun
sana yapma demiştim.


Ve Aişe hata eder
yılan kılığına girmiş o cini öldürdüğünde.

Çocukların büyüme oyunudur bu.

Destandır.

Asil mi asil
güzel mi güzel
özene bezene yaratılmış
insan, biraz dahası tanrıça

Bir madam
klasiklerde o anlatılanlar gibi

Nasıl sevilirdi acep
bunuda düşünmüşmüydü zeus bizlerin arasına gönderirken onu

Bir madam
pişman asla olmamış
bir madam
akla zarar
diğer tüm kadınların olmak isteyeceği

bir madam
geçer yatağından
o cesur adamın.

Nohut tarlaları
bezelye tarlaları
balıkçı oğlanlar
ve amcalar

Benim kusuruma bakma
bakarsan, kendini görürsün
yoğunluğundur bu

İnsan toprak,
melek nur
şeytan ateş

İnsan  soru
melek sonuç
şeytan suç

İnsan garip
melek belli
şeytan gizli

İnsan yolcu
melek hancı
şeytan yoldaş

İnsan tek
melek tek
şeytan çift

Üçünü koyup cebine
uyuyabilirsin
farketmiyor biri diğerinden
Sonrası toz toprak

Devam edeceğim
adına kadar
adın yok ama

gece vaktiydi
yarasa çığlığımıydı neydi
yer altından gelmeydi

Gece vaktiydi
ıslık mıydı neydi
bir an daha bitmeseydi
...
cehennemde yanan dua

Ben sadece yürüyordum oysa

Senin memleketinin asmaları
beyaz,kireçli evleri
birde esmer kadınları vardı
şalvar giyen

Memleketinin
uzun uzun
yol yol çayırları vardı
kölelerini ektiğin

Su kuyusundan
kovayla çıkarmıştın onları
üç dilek dilememiştin bile

Efendi kokardı
memleketin

Ferzele
anlamayacaklar seni...
Kestiler ya o dut ağacını;
anlamadıkları gibi ne kestiklerini

Cennetin kıskandığı yerde ve zamandaydın sen

Adın yok
yok işte

“Geber!!”
deseydi
geberecektim.

Annemin canı sağolsun

“Anne” sana dedim
“beni sevmek isediğin kadar sevebilirsin”
“sevdiğin kadar anlamsızım”
“beni özlemek istediğin kadar özleyebilirsin”
“özlediğin kadar sebepsizim”

“Annem”
bir hayalin vardı
içinde su vardı
hep dışardaydı

su ve at
-hat
Su ve at
-mat
-res
Bunları tamamlayamayan;
boş vereceksen hayata
onları da kat

Kaçak sevdalar peşinde
nice sokaklar kanattın sen
yılmadın

Yollar yazdın
şehirler yazdın
yaşadın hüznünü
yılmadın

insanlar ürettin
kalabalıklar yaptın
paylaşmadın
ama yılmadın

aşk diyorsun şimdi bana
aşk ne?

Biter aşk
biter
bittiği gibi

Zebur’un yaprakları
Davutun elinde
demir oluyordu

Eteğinde kelimeler olurdu
dedikoducu kadının
....
Satır aralarında
sadıklarının yanında
yazmak istemediğin

Benim her vakit farketmeye fırsat bulduğum
bir dalışın olur

Ben seni severken
ben seni anlarken
ben seni tanırken
bu dalışın ne?

Yeterincesin,
Aşk için
ve içimdesin
Lütfen ölür gibi dalma.

Nehirlerinin hepsinde
yosun kokusu var
akıtmayı unuttuğun

Bu ölüm çabası.
bu aşk.
ve bu yürek sancısı.

Bakmaya kıyamadığım her yüz.

“Seni seviyorum”
“seni seviyorum”
“seni seviyorum”
Bu yüzden sana saygı duymalıyım
biliyorum

bu yatak
bu beyaz çarşaf
vücudunu dağıttığın

sen en güzel uykunu bu yatakta yatarsın
bu yatakta aldırmazsın ancak
kollarına
bacaklarına
beline
ve saclarına
nasıl güzel göründüğünü asla bilmeyeceksin
tenin siner bu yatağa

ben bunu da geçeceğim

O kutsal kadın
dizlerini yitirir
bebek ağlar

Şiirin adı
senin adın
yok.

nokta
içinde
nokta
bir şey
bu payına düşen şey
bu dosttur
sevgilinin yerine koyduğun
ne vefasızsın sen

Devam edeceğim
hatırlayana dek ne yaptığımı

Bir deha alıp götürür
kıssayı
üzerinde çalışır
felsefesini yapar
kimya döker üstüne
matematik eker
fizik pişirir

bir deha alıp götürür kıssayı
noktaları virgülleri koymayı unutur
rakamlar dizer satır başlarına
bir tanrıyı insana baktırır
bir insanı tanrıya baktırır
“değmez anlamaya” dediğin
“boş bildigir” sandığın
kenarlayıp ihmal ettiğin
ne varsa
kıssanın içindedir be gülüm

 bir deha alıp gider onu

sever ama
sonra sevdiğini unutur


Bir kadın
bebeğini alır yanına
eşiyle vedalaşır
İstanbula gelir
akraba ziyaretidir.

Ama kadın
ateşlidir
eşininde nasıl olsa hiç haberi olmayacaktır
uyutur bebeğini
kendide uyur bir başka erkeğin koynunda
etinin tadına baktırır

Sonra kadın
evine döner
bebek özlemiştir babasını
ama kadın da özlemiştir
adam şöyle der: ikinize sahip olduğum için şanslı bir erkeğim
kadın sırıtır...
adam sırıtır.

Buda aşktır(!)
Ne dersin?

Macellan’ın sivilceli gemisi
Ve yakışılı bir korsan

Şiir henüz soğuktu
bir kızılderelinin ağzında
sevecek bir şeyin yoksa
üzülecek bir şeyinde yok

Ucube bir hayat
takla atar içerimizde

Kendimiz ve yüreğimiz asla bir değiliz

Tahammül çıldırırcasına
Ve çıldırmışçasına unutkanlık

Hem...
insanız
insandan olmayız
anlamını hep sanarız bunun
ama asla bilmeyiz

Bir havari ihanet eder İsa’ya

yamalı inançlarını cübbesinde taşır bir papaz

Yıldızlarını idam etmiş bir gökyüzü
onları seyreder

Ölen mi, öldürenmi suçlu...?

bırak yüreğin hata yapsın
bırak yüreğin yanılsın
bırak yüreğin konuşsun
bırak yüreğini yaşasın
kısma yüreğini
ezme yüreğini
gizleme yüreğini
yürekten ol
yürekten yaşa
ve yürekten öl

Siyah kıta
büyük kıta
suçun neydi acep
kimin unutkanlığında oluverdin
ki zamansızdın
şimdi günah işleyecek gücün bile yok
sevinmeli mi
üzülmeli mi buna
Afrika?

Bunuda düşün.

Hileli terazi
patatesci kadın
sövmeyide beceren

çay falına baktırınca
beyaz atlı prensini göreceksin
ayalarındaydı
35 yaşından sonraydı
umudunu kesme

Şahmaran ve saz çalan adamın oğlu kavga etmeden
bir topuk tıkar duvardaki deliği

Ayak ayak üstündedir
el el üstünde
yüzün ortasında bir ifade
‘zavallılar’
kimisi “ismimdir bu” der
kimisi “babandır” der

Ya Tertullianus gibi; anlamadığın için inanmazsın
ya da Anselmus gibi, anlamak için inanırsın,

Değilse, ben gibisin
...

Resim yapardın çocukken
her resminde bir nehir olurdu
ve insanlarin evlerinden büyük olurdu
birde atların ve ineklerin

Bir gün acının resmini çizmeye kalktığında
uygun saçlı bir kız çişmiştin
çizmeli

Cilveli yürek...
seni seviyorum
inan bana

-Atlantis-
yüzme bilen bakire kızların ülkesi
sürekli ıslak saçları
ve beyaz dişleri var

hani
böyle anlattı diye, atlantisi
okyanusun ortasındaki balıkçı
yüzme yeteneği alındı elinden
tam gemisi batmak üzereyken
bunuda dinlemelisin
aşkım

küflü ekmek kokusu
sihirli kitap
bayan örümcek
ve harabe emir(e)ler

şaşkınlığın
ağız dolusu

Sonrası sis,
duman

Devam ediyorum
merakın olmasa da

Adsız

Saygı esastır
sevgi üründür
aşk detaydır

Büyütmedim kederi
büyütme sende.

Yürü
koş

yüreğime kadar yolun var.

Nasıl demlenir gözlerin yüreğimde bilsen
nasıl ılıksın içerimde
senin için hem ölünebilir
hem yaşanmalıdır

Ah şu “sen”
ah şu “bendeki”

Ne zaman gelecek inanmadığımız o kavuşma zamanı

Bitti dersem biter
Bunu not et, hafızanda dursun
Alaaddin’nin lambsasından bir cin çıkar
üç dileğin olur
para, aşk, mutluluk
dersin
aniden uyanırsın.

Belki daha temel bir şey isteseydin uykuda olmayacaktın...

Zerdüştün bilgeliğine mi inanırsın
yoksa kovulmuş bir şeytan olduğunamı?

Emm
sen beni iyi anlarsın
herkesi anladığından çok
ve herkesin beni anladığından çok.

Kendimi önemli biri zannediyordum ben
lanet olsun!

Bunca acının rağmına
bunca yaşımda
genç kalmayı nasıl becerdim acaba?

Bu maske
benim değil

İçimde ve duran şey...
zaman mı?

Emm,

kendimi önemli biri zannederdim ben.

Böyle zannetmemeli insan

Üfürükten biriymişim
rüzgara teslim.

Bunu sen
hep bildin
değil mi?

Sen benim bir numaralı dostumsun emm
Bu itiraf senin.

Sonrası
yoldur toz toprak
uzun ince

Ne bitmez güzelliğin vardı
artık
yazamıyorum
bitirmiş olduktan sonra seni

Kayan bir yıldızın kuyruğuna takılıp gittin
ısrar etmedim
kal diye
önceki zamanlara sinmiş oldun
unuttuğum.

Unutulmayı ne çok seviyormuşsun
önemli biri olmak aklının ucundan geçmedi mi?

Birde tanrı olmak vardı değilmi
Gittin Ket-Ra oldun

Onlar...
bir perde gizler ya onları
bilmeyiz
siyah mı, beyaz mı yüzleri
ama şanslı olduklarını biliriz hani
ve kanatlı

Onlar
beğinlerimizin aşık olmaya meyilli olduğu
ama bizden hep uzak duranlar
senin yıldızının aktığı yerde
bize yukarıdan bakarlar.

Tüketeceğiz onları
toprağa süreceğiz aşkımızı
parça parça yenileceğiz
fena hissedeceğiz

Önemli olan herkesten nefret edeceğiz
çamurdan yaratacağız yine kendimizi.
Köklerimiz ıslak kalacak.

Dertli şiirler, gri filizler açacak
üstüne yazılmayacak adımız

Bir kız için aşk vardı henüz:
aşk diyordu;
Ne “ilk”lerde ne “tek” lerde kalacak kadar masum değil
Sakin değil
ve
aşk hakkında ne soyleniyorsa yalan
aşk görece duygulardır.

Aşk:güvenilesice bir dost değildir azizem
bir çöl,
uzanır gider bedeninde
gözlerine bulaşmadan yağmur
üzgün dönüşümü izleyeceksin

Koşup giden hayallerinin gerisinde kalacaksin
neydi adın?
Onu da bilmeyeceksin
evet,üzgünüm
sevgilim

İzle beni...

Yaşam;
alıştığımızdır,
farkına varmadan.
körü körüne inanışımızdır.
Bilmeme mutluluğunu yeğleyişimizdir,
Yinede yalnız kız;
bunlar olması gereken şeylerdir
çünkü herkes gerçeğin farkına varmamalı

Gerçek;
inanılır gibi değil
ama inanılması gerekir

Herşeyin içinde olduğunu düşün
aslında sen dünyanın içinde değilsin
dünya senin içindedir

Yedi element
Güneş sistemi
uzay
ve kendimiz
bir yansımayız
içeriden dışarıya...!!!

Annemizin masalalarında olmayan bu şeyler
ah bu şeyler
benimse kafayı bozduğum
“Ba” sına ramak kaldığım.

Nihayet “elif”indeyim
“Ikra...! ” nın

Sana bunlarıda anlatırım
yanağından öpmeden önce

En asil hayvan deve midir sence?
Evet demişti küçük Tuarek kızı
Daha yaşlanmaya başlamamıştın
“Falan filanlar”ın vardı
kitaplarını koyduğun bez çantanda
“falan filan” sırlarında olurdu.
Okula giderdin

Mavi gözlü olmayı hiç istemezdin
erkeklerden uzak durmalıydın
resim, müzik, beden  derslerini falan,
severdin

Ali baban, Postacın, mucuk mucuk Sabuhan
“Ayağında kundura”n vardı.
Falan filan...

Gülümserdin.
Yalnızken bile

Nihayet yaşlandın.
Erkekler, sırların, bez çantan
müzik, resim ve beden dersleri
“gibi şeyler”in yok artık
falan filan.

Sabuha Ketbe oldu
Ali babanın çiftliğini ise kurtlar bastı
Postacı gelmez oldu

Artık gülümsemiyorsun
Kalabalıklarda kahkaha atıyorsun sadece
Yalnızken susuyorsun
ve kaçıyorsun
Bunun için büyümemeli insan

Sevmeyi unuttuğun şeyleri
dönüp sevmeye çalışırsın
bıraktığın yerdeler ya
şaşırırsın...

Anne(n) gibi davranmışlar sana
(falan filan...)

Şöyle diyebilirim: SENİ SEVİYORUM!
Ama önce  iç çekebilirim

Farkedersin bunu,
anlarsın.
“Bana aşıksın dersin” dersin “deliler gibi”

Bebeğim olursun sonra
büyütürüm seni
sonra bayan güzellik olursun
sonra adın  gelir
sonra yüzün
sonra biriciğim olursun
artık karma karışıktır duyguların
nihayet ateş olur
tenine sürerim
yanmazsın
çünkü sevgi okyanusları ekmiş olurum ruhuna

Bana dönüp ne diyeceğini düşünürsün...


Ama sıradandır bazen düşüncelerin
geleceği ve geçmişi var edersin
üzersin kalbini
“An” ına zulmedersin
unutursun seni severek söylediğim kelimeleri
beni üzersin

Olsun SENİ SEVİYORUM.
Olsun NE OLURSA OLSUN.
Olsun SEN SEVİYORUM.

Emniyetli Medine’ye
Camiler’e
Kabe’ye

Vadedilmiş topraklar’a
Duvar’a
Kudüs’e

Meryem’e
St. Pierre kilisesi’ne

Söyleyecek sözlerin var

Alamut’un cennet bahçelerinden
Mezapotamya’nın Ziggurat’ından
öğrendiğin sözler

Sonradan ideolojisini yitirmiş bir tapınakçı gibisin
Bizansın çöker
yakılır Roma’n
uslanmazsın
Osman’a
Fatih’e
Abdulhamit’e
Kızarsın

Onlar benimdi

Acele etme
Hikayenin sonunda onlarıda sevmiş olacaksın

Mutluluğun bitmesin (!)

Garip bir sabah,
uyanan adam,
bir rüya görmüş olduğunu hatırlar.

Pamuk ve biber tarlaları arasında,
patika bir yolda yürüken,

Siyah çarşaflara bürünmüş bir ihtiyar görür,
karşısından gelen.
Elinde zeytin dalından bir asa.

Bu ihtiyarın şeytan olduğunu düşünür.
Gerilir,
ama öfkesini gizlemeye çalışır.

İhtiyar  bir şey soracak gibi olur.
Kendisine yaklaşır.

Anlayamadığı bazı şeyler söyler.
Bir tek lafı anlamıştı “Kültigin”, o da kendisinin adıydı.
İhtiyar kendisinin adını söyleyerek söze başlamıştı.
Adını biliyordu.

İhtiyarı yanından kovmak isteyen bir tavırla;
“ben şu an rüya görüyorum. Sende rüyamdasın. Senin kim olduğunuda biliyorum. Nasıl olsa uyanacağım ve bana bir şey yapamazsın. Şimdi defol git” der.

İhtiyar bilgece gülümser.

Ama buna tahammülü olmayan adam
Rüyada olduğunun bilinciyle
İlk aklına gelen şeyi
hiç tereddüt etmeden
ve nasıl yapacağını bilmeden
ve bunu düşünmek istemeden
dipsiz bir cesaretle
ihtiyarın üzerine saldırır
çıplak elleriyle
vurmaya çalışır.
Düşünceleri karma karışık.

ihtiyar
bir kedi çevikliğiyle bir oyana bir bu yana kaçar.
darbelerden etkilenmez.
Sonra birden kedi olu verir
ve adamın boynuna atlar.
Adam çıldırmıştır adeta.
Bağırmaya ve boynundaki o şeyi üzerinden atmaya çalışır.

Nafiledir.
Bitsin ister bu rüya
Uyanmaya çalışır
Nafiledir

bitkin kalmak üzredir
bir an o siyah kedinin boynunun üzerinde ne yapmakta olduğunu merak eder.
tepinmeyi bırakır ve kendini izlemeye koyulur.
Bakarki kedi göğsünün içine geçmeye çalışmaktadır
ama bunu sanki bir dostmuş gibi yapmakta ve kendisine acı vermemektedir.
Dehşetle irkilen adam var gücüyle
“bu kezde olmazsa öleceğim , YA ALLAH” deyip
var gücüyle kendini silker.
Kedi üzerinden yere düşer
Adam coşkusunun dinmesinden korkar
Hiç vakit kaybetmeden, bu kez kendisi kedinin boynuna saldırır
Ve Onu boğmak ister.
Birden kedi ellerinin arasından kurtulur.
ve iki adım ötesinde ihtiyar adam şeklinde bekler durumda belirir.
Adam yine saldırmak ister ve atılır.
Yaşlı adam acelesi yokmuş gibi yürüyerek,
Geldiği yolu geri gider.
Adam her ne kadar koşarsada ona yetişmez
Yaşlı adam “bu kez olmadı ama bir dahakine olacak”
 Deyip uzaklaşır.

Ruyayı net hatırlaması onun tuhafına gitmişti
“Ne rüyaymış bee, bunu bir bilene yorumlatmak gerekir” der
Ve yüzünü yıkamak için kalkar.

Banyoya geçer,
musluğu açarken aynaya bakar,
ama bir şey göremez,
bir an tuhaflaşır,
başını sallayıp gözlerini kapayıp açar,
bir daha bakar,
yine aynada kendini göremez.
anlamsız anlamsız güler.
“herhalde hala uyanamadım” der
elini suya vurur ve yüzünü yıkamak ister
ama suya dokunamaz
su çeşmeden öylece akıp gider
elleri yokmuş gibi.

karmaşık şeylere kapılır
ne hissedeceğini anlamaz
hisleri yokolmuştur sanki.
korkması mı gerekirdi acaba , onu bile anlamaz
yada korkmamak için çabalar
Bu şeylere anlam vermeye bile cesaret edemez
“hayır, hayır. Sakin olmalıyım. Herşey yolunda. Rüyanın etkisindeyim.”
Şeklinde kendi kendini sakinleştirecek sözler söyler
Kendini toparlar son bir kez aynayı iki eliyle tutar
Ve ona bakar...bir yüz yok ortada...
Suya uzatır ellerini...dokunamaz

Derlirmemek için sürekli geriye, içine dönük kalıyordu
“Aynı rüyadayım. Hala o rüyadayım. Biliyorum.
Uyandığımı zannediyorum sadece. Ama uyanmadım”
Diyordu kendi kendine
Ve uyanmaya çalışıyordu.
Yüzünü çimzirdi
Acıyı hissetti.
Anlamaz gibi yaptı
Hala rüyada olmak istiyordu çünkü
Kendini tokatladı
Yine acıyordu
Rüyada değildi, uyanıktı yani.
Yenilmek istemiyordu
Hepsinin bitmesi gereken birer saçmalık olduğunu düşündü.
Sinirlenmişti artık
Ve korkuya bağlı bir kabul etme ve inanma başlamıştı içinde.
Hemen kendini bundan geriye attı.
Bir türlü olayı anlamaya yeltenmek istemiyordu.
“Ya bir anlamı ve gerçekliği varsa...” diyordu...bu korkunçtu
“yatmalıyım....belki tekrar uyanırım...belki yanlış uyandım...baştan başlamalıyım”
diye aklından geçirdi
ve yatağına gitti
Yattı.

bu kez annesi birini çağırıyordu
“oğlum, Faysal!”
Şaşırmıştı
ne kendisinin adı Faysal nede kardeşlerinden birinin adıydı bu.
annesinin yanına gitti
“anne bu seslendiğin kişi kim”diye sordu
“sensin yavrum, kim olacak”dedi annesi...alaya alındığını düşünerekve kızarak.

Adam,
O anda uyanmak istediğini hissetti
Artık bu oyundan korkuyordu

annesinin sesi bu düşünceden alıkoydu onu
“baban senin hakkında güzel şeyler düşünüyor”
Annesinin sözünü keserek “benim adım Faysal değil anne?” diye bağırdı
Annesi ;
“bunuda nerden çıkardın şimdi. Neden böyle garip davranıyorsun?”diye şaşkın şakın sordu.
“Bu nasıl bir soruydu öyle?
Bütün bu şeyler garip değilmiydi yani?
Kendisinin adı bile değişikti?
Neler oluyordu kendisine?
Bu konuştuğu gerçekten annesi miydi?
Gerçekten yatıyormuydu şimdi?
Yoksa uyanıkmı?
Hangisini tercih edecekti?”

“Saçma! saçma!” diye bağırdı.

Daha az önce kendini aynada görmediği için korkmuştu
Gelip yatmıştı
Hatırlıyordu
...
Ve bir tercih yaptı
“Uyuya kalacağım” kendi kendine
“Varsın adım değişmiş olsun
Bunca şeyden sonra “Faysal” ismine alışmak daha kolay”
bunu deneyeceğim. Bu rüyada kalacağım. Taki gerçek hayatta uyanana dek

Hiç bunları yaşamamış gibi yaptı
Ve annesinden özürdileyip
Kötü bir şaka yaptığını ve babası hakkında konuşmasına devam etmesini söyledi
Annesi bir şey anlamamıştı ama anlamakta istemediği belliydi

“Baban seni evlendirmek istiyor. Dün gece rüyasında seni evlendirmiş olduğumuzu. Bir oğlun olduğunu ve adını “Kültigin” koyduğunu görmüş”

Annesinin sözünü kesmek  istedi
Birşeyleri bağdaştırmak zorunda hissediyordu kendini
Birşeyler,  kendisini aynı korkunç noktaya getirmeye çalışıyordu
Herşeyin tam ortasındaydı
Ve herşey garipti
Kültigin kendisinin az önce unutmayı tercihe ettiği adıydı

Oysa şimdi....????
“ALLAH’ım. Neler oluyor?”

Annesine geri döndü
“Devam et” dedi.

“Devam edecek bir şey yok hepsi bu” dedi annesi

Annesine, içinde bulunduğu garip şeyleri çözmekte kendisine yardımcı olacak bir ipucu arar gibi baktı. Onu inceledi.

Bir şeyleri gizler gibiydi annesi. Sanki bu oyunun bir parçasıydı. Ve herşeyi biliyordu. Öylesine dalmışken  birden annesinin başını örttüğü eşarba gözü çarptı. Daha önce hiç görmemişti onu.
“Bu eşarbı nerden aldın yeni mi bu?”dedi.
“Hayır”dedi annesi ve devam etti “bu eşarbı aynacı çingeneden almıştım yıllar önce. Hani senin yüzüne aynayı tutup -bak ne güzel çocuksun iyi bak- diyen çingene vardı ya, İşte ondan. Sen o gün aynaya bakıp bakıp ağlamıştın. -Öcü  öcü – diye bağırıyordun.”

Annesi bitirdikten sonra konuşmasını oradan hızlıca kalkıp gitti.

“Lanet olsun” dedi “bu kezde ayna çıktı karşıma”.

Çıldırmamak için birşeyler yapmak istiyordu. Annesi giderken eşarbını düzeltiyordu. Aniden kulakları göründü. Adam gözlerine inanmadı. Annesinin kulakları sivriydi. Adeta bir kedinin kulaklarını andırıyordu...annesi birde dönüp ona gülümseyerek bakmıştı...sanki bilerek ona kulaklarını göstermişti.

Bağırmaya başlar; “Hayırrrrrr. Defolun başımdan. Hepiniz defolun. Beynimden çıkın iblisler”

Ve kan ter içinde yatağından fırlar

Ve Fırladığı gibi suyu ve aynayı kontrol etmek için banyoya koşar. Aynı rüyaya dönüp dönmediğini anlamak için. Banyonun kapısını açtığında içerde annesinin oturmuş nakış işlediğini gördü. Burası salondu. Oysa çok iyi biliyorduki açtığı kapı banyonun kapısıyı. Bunu önemsemedi önemsemek istemedi yeni bri gizin içine girmek istemedi hemencecik “şaşırdım” diye geçirdi içinden ve banyoyu sordu annesine.

“banyo nerde?”

Bu soru karşısında annesi, bir şey anlamamış ama durumun acil olduğunu farketmiş ve fazla düşünmeden cevap vermişti.

 “sol kapı. İşin bittikten sonra şu yeni aldığım aynayıda banyoya takıver. Bir haftadır takacağım deyip duruyorsun.”

Durdu ve annesine baktı. Annesi rüyada gördüğü eşarbı takıyordu. Hızlıca sordu:

“Anne bu eşarbı yeni mi aldın?”

Annesi yüzünü dönmeden ona cevap verdi;

“Kültiginin hediyesi...torunum babasından daha hayırlı biri olacak”
Ne kadarda güzelsin
Ah ne kadar güzel
Mutluluğun bitmesin


Meryemi hatırlarsın,
Şu cennetin kızı olan meryem
Şair, Tanrıyı tahtından indirip yerine oturtmuştu

Yanımda kalırsan bilmediğin sır kalmayacak
Ketbe,
Yanımda kal

Bu sınırsız kainat
Bu insan denilen leke
Bu merhametli üfleyiş
“Sebepler sonuçtan sonra gelir” diyen bilgelik
Kutsal ruh

Ve sen tanrı olmadığın için üzgünsün
Bense kul olmayı tercih etmişim

Birimiz diğerine “masumiyeti bırakmış”
Kendine çamurdan düşünceleri ayırmış
Ketbem...

Sonrasını boşver
Henüz zamanın değil

Bu gün 19 Mayıs
İyiki doğdun...

“ ( .... ) ”

ılıt
ısıt
buluş ve uçuş senindir
cimrisi olmadığın soytarılıklar
üşütür yüreğini
ılıt 
ısıt

Sen benim güvercinlerimin ayakalarındaki bağı çözüp okumadın
Bütün dünyayı karşısına almış bir adamın cesaretini nerden aldığını bilmedin

Sen deve kuşları gibi başını kuma gömdün sesimi duyunca
Üç maymunu oynadın,
Emniyet buydu senin için

Yiğitlik sende bulunmaktan
Dostluk sende görünmekten utandı

Beyaz atlı, bencil prens(es)leri vardı atalarının
İpek giyerlerdi

Abraham!
Musaların, Yakupların istisnaydı

Sen benim analarımı toprağa benzettin
Öyleydi.
Kendini ayırdın
Toprağa zul gelir senin  ayak tabanların
Bir gün anlarsın

Çekiciliğin senin olsun
Büyün senin olsun
Demirden zaferler senin olsun
Çocuk bırakma ardında

“İlmi” ve “yarını” ben aldım
Haberin olsun.
Bir gün,
Geçmişin, olmayacak artık
Ve “yarın”larını bitirmiş olacaksın

Sana kendi hikayeni yazamazsın demiştim
dostum
İnat etmiştin
Bu yüzden
Hikayen bile yazılmayacak

Git büyüklerinin boynuna yapış
Buda sana yakışır
Çünkü sen, seni bundan engelleyecek yetilerdende yoksunsun
Ama senin boynuna yapışacak kimselerin olmayacak

Senden daha insancıl olup sana ihanet edecekler seninkiler...
Bir ketbe seni böyle yazacak
Neslindendir.

Devam edeceğim
Yüzüm yüzüne bulaşana dek

Sonrası
Kuru kırmızı dudak
acımayan güzellik
ve ateşten yanak

Sonrası ılık sevgi.
Kıskanç
ve titrek

Sonrası öncesi gibi
Aşk.

Biliyor musun birde ne var?

Yürüyebileceğim tüm yolları yürüdükten sonra,
Onların bitmemiş olduğunu gördükten sonra,
Beynimin haritalarında,
Göçmenler; uçanlar, yüzenler ve yürüyenler
kendilerini kaybedenler var.

bana beni sorma

beyaz balina
kendisine, denizin ne olduğunu soran yavrusunu,
kuyruğuyla denizin dışına, kumların üstüne itmişti
 
ve şair ,
beyhude bir şiirinde şöyle diyordu Tünsü’ye,
“bir gün ölümün yüzünü  merak edersen, sana seslenirim”
“sesimi duyduğunda yüzüme bak”

Bana beni sorma
Bu soracağın son sorudur

Akıl sınır koyma işinden iyi anlar bilirsin
Herşeyin bir sınırı vardır beynimizde
Bana aşkın sınırını sormuştun ya;
Aşka bir sınır koymuştum
Duygularım zorlayınca
Sınırı genişlettim
Bir daha zorlayınca
Kalbimin sesine kulak verdim;
Epeydir “aşk benim işimdir, bana bırak diyordu”
Bıraktım.
Aşkı yüreğime doldurdum.
Azizem,
bana yüreğimin sınırlarını sorman gerekecek

Aylar sonra
belki saatler
bilemiyorum
öfkeliyim

Lanet ediyorum
kendimden başlayarak
herşeye
sana ulaşıyorum.

Seni öptüğüm yerden
bana sarıldığın yerden
şimdi git.

Küçük beynim zonk
alt üst olmuş iyi niyetlerim
kime kızmışım öyle
ah bilsem
Gülüyorum kendi kendime
deliler gibi,
ağlamamın yerine.

Ağlamayı ah bir becersem

Yırtıyorum göğsümü
kısık haykırışlar çıkıyor
bu nasıl öfke
bu nasıl his

Ölmek şimdi,
neden yasak diyorum?

Ölemiyorum.

Birazcık daha inançsız olsam
ah birazcık daha geçebilsem yüreğimden
Cehennem olup çıkacağım

Öfkemi bıraktım sana “Diren kız”
Bu günlük bu kadar
21 Mayıs
“Azizem” diye, bir tek sana dedim ben
Bu gün beni sevdiğin için sağol

......

Bilmece sevmeyen kadın
biraz evli biraz bekar
aranır durur

Elinde tesbih bir delikanlı
biraz bıyıklı biraz uzun saçlı
aranır durur

Bir dilenci
biraz yalancı biraz zavallı
aranır durur

Bir hayat
kayıptır
ayıptır
arızadır

Manyak şiirlere konu olur.

Abdest alır bir ihtiyar
biraz cami biraz kilise
aranır durur

Bu oyunda yokum
aslında yokum

“Seni” benden alan sen
Aranır durursun

Bela ve mevla
hayatın ortasındadır
....
Söze başlayan adam
Besmelesiz doğumları koyup iki dudağının arasına
Ve bakıp senin gözlerine
“sen adını koymasını bekliyordun”
Oysa onun söylediği her sözde
Suya yazılmış sen vardın
Yine solukların
Yine hüzünlerin
Yine besmelesiz isyanların
Sen bumusun gercekten?
Sözü bitiren adam
Bu senin baban!

Birde eminenin elleri
birde güz yaprakları
birde yeşil tokmaklı kapı

Beni yanlış anlarsın  sevgili

Birde karanfil
birde papatya
birde kurdeleli yelek

Seni seyrederim farketmezsin sevgili

Birde acı kahve
birde sigara
birde yastık kokusu
sevgilim olduğun bir zaman

Çukurunu bulamayınca deniz,
çöldür,
büyür.
ve toprağını bulamayınca beden,
kervandır,
yürür.
Ben büyürüm
sen yürürsün

((aklım donarda, senin bakışın hala üzerimdedir))

Ya gidene ne demeli, dönmediğine
ya bahar bahtsızlığına
belkide susmalı

Ya esmeyen, savuran çılgın rüzgar
dağlarının malımıydı

Ya tüysüz yavru kuşlar
ya senin küçük katil ellerin
ya caniysen...?
ve içimdeysen...

Susmalı evet susmalı

Eski zamanlardan kalma bir hikayede
yarı insan yarı at bedenli bir dişi
savaş sanatı ile aşk sanatı arasındaki farkı öğretir
....

Bu kez seni dökeceğim kağıda
Kendimi, kendim yazmadığım
bir başka metinde okumalıyım

Ya sensin çünkü, ya da benim kahraman
kamburlu roman

Esto binbaşı,
bu mısrada senin be dostum
güle güle kullan.

Neco bizdendir hem
oğlan ne iş yapar?
odun keser!

Ve sabah erken gelir
gecenin zaferleri henüz alınmadan
.....

Küçülünce,
bu zevat,
bu yaltaklık.
kendini sevdirmeye çalışınca onur,
yıkık

Dönerim
bozmak için tövbemi

Dalgın bir kız girmiş ya düşüncelerime
onu yazmak için dönerim
kendi halime kendim gülüyorum
düşmana hacet yok sevgilim

Dönerim
evden kaçan kız girmiş ya düşüncelerime
onu yazmak için dönerim
dönmez o
dönmez
adın gibidir

Dönerim
üzgün izlersin beni
satlığa çıkarmış olursun
para etmeyen günahlarını
onları yazmak için dönerim

Ama sen dönülmezsin
ama sen bilinmezsin
ama sen tövbesizsin.
ve bensiz

dönüşler benim gidişler senin olsun
tanıdık yollar yeğdir
ve
ben bana dönmekten başka
yapmadım bir şey
seninde gidişlerin hep kendindendi
...

İki el alkışlar geceyi
gece utangaçtır oysa
utanır...

Bu sorun
bu bükük boyun
kendine acındırmayı bıraktığın gün doğrulttuğun.

Ben bu oyunda yokum
aslında yokum
ben müzik dinliyorum sadece
ve kendi filmimi izliyorum

Bu saçmalıkda burada biter

Bu günah
günahsa
özürdilemem gereken yere
gideceğim

Bu günah
günahsa
yıkamalıyım amaçlarımı
dönmeliyim en başa
yetmezse
sıfırlamalıyım
gençliğimi

Bilmemki nasıl bir tövbe gerekir bana,
nasıl bir merhamet

Bitirdiğimi
zannettiğim anda
başka yanılgılar bulurmu beni

Annem gibi severmi beni
annemden fazla seven
sonra affeder mi?

Buda son sayfan
adın ; Tigen
üçüncüde seni seviyorum.
...

Sonrası bildiğin toz ve toprak
Bir karabasan çullanır gecelerine
gözlerini yummaya korkarsın
yalnızlıksa
daha önce yaşamadığın kadardır

Hiç tanımadığın, sıradan birini özlersin
yoldan geçen öylesine biri
çevirip konuşmak istersin
paylaşmak sonra içindekileri

Yapamazsın
yutkunursun, içinde kalırlar
 
Nefes alışların değişir
normal bir reaksiyon gibi değil
ölmek üzre, ama yaşamak isteyen biriymişsin gibi yaparsın bunu
her soluk son solukmuş gibi

“Neden?” dersin “neden ben?”
Bilmezsin.
Sen belkide sen değilsin.

Aklına gelmez
tesellin

Hayat bihaberdir senden
şimdi ölüversen
aynı şeyler doldurmaya devam edecek hayatı
ne garip...
bir hiçsin
tam olarak bir hiç!

İnançsız olmak zor iş.
Sen bunu becermiştin

Emekleyen çocuk
acelen ne?

Yedi mühür
ve “bir”in anlamı
aşk ne ki?

Devam etmek için dönmüşüm
seyrelmesin yüzün beynimde

Neye benzetirim seni biliyormusun
Uğrunda ölünür şeylere

Sonra itibarını yitirmiş ne varsa
Tek tek onlar olurum
Ve ölürüm yüzlerce kez
Ve binlerce

Ama sen etten kemikten olmaya devam edersin
Adını koymak istemeyişimdir bu

“Metron antropos penton”
Şaşırma!

Bohçanda zaman var bebeğim
boşalt bohçanı,
huzur, zamansız kaldığın “an”dadır

Bu dünyanın sokaklarında gülüm...
Küçük insanlar göreceksin
Yalaka.
Fırsatını buldukça sevimli taklalar atan.
Ve onların efendilerini göreceksin.
Anlamak zor gelecek sana

Yaşlılar göreceksin
Camiye ait.
Üzüleceksin.
Ve yaşlılar göreceksin
Sokağa ait.
Üzüleceksin.

Şaşırma!

Eşkıyalar göreceksin
Evliyalar göreceksin
Aynı kefede.

Gençler göreceksin
Vatanından, toprağından.
Vatanına, toprağına zulüm.

Şaşırma!

Erkekler göreceksin avcı olmaktan bıkmış
Kadınlar göreceksin av olmak sefası süren

Paraya sahip olanları göreceksin
Pardan yoksun olanları göreceksin
Farkı fiyatı.

Şaşırma!

Hiç zorlanmadan
yalan söyleyenleri göreceksin
Bunlarıda anlamayacaksın.

Bir birinin kuyusunu kazanları göreceksin
Aldatanları
Sır satanları
Dost satanları
Kardeş satanları göreceksin

Şaşırma!

Garip ve üzücü bir yer burası
Burası dünya
An’ ı yitirmişlerin yaşadığı yer.

Onlardan söz ederken :“onlar bilmiyorlar” de.

Doğarken neden ağlar insan sanki?

“Beni seven peşimden gelsin” de.
Sonra dön bak arkana
Kendi kendine el sallayışını göreceksin.

Ve diz boyu kırmızı
Gırtlağında zemheri
ve Sevgilinin
ısıtmayan uzak bakışları

Dön bak
birde yere bakış var
birde ayak üstünde duramayış
birde kalıştaki isyan

ve daha neler var neler
duymak istemezsin...

sen git
giden döner mi dönmez mi?
Onu dene.
Ardından yeni acılar tasarlayacağım ben.

....

Yazdım mı ben şimdi?
Ne yi?
Ah bilsem!
Bilsem; yazmayacaktım...

Hayatlarımız yazılmış birer roman
biz bu romanların baş kahramanlarıyız.
Bunu anlamaksa yazılmamış tek şeydir.

Zekaya

11,12,13,14,15,19,20,24,26,27,29,30_04/2005
2,3,5,7,8 ,12,16,17,18,19,21,22,23,24,25,26,27_/05/2005
2,09,13,15,16,19,23,30_/06/2005
5,6,7,14_/07/2005
4,_/08/2005

 

 

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      3864 kez okundu

Yorumlar

hımmm     16/09/2012 13:31

güzell
Misafir -

     04/06/2012 16:33

abi nasıl yazmışsın böyle ya süpersin...
Misafir -

MEDYA HATAY
Üyelik Girişi
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam14
Toplam Ziyaret61534